Balıkçı tekneleri buradan ayrıldı sabah, ”heyamola” diyerek… Küreklere asıldılar koydan vira… Şimdi liman sakin, sular masum… Yağan yağmurla ıslanmış bu yalnız ahşap iskelenin, artık çürümeye yüz tutmuş tahtaları, yılların yükünü bağırıyor benim gibi… Sabahki dalgaların taşıdığı köpükler kalmış üzerinde acı, tuzlu tadı… Başım önümde eğik, babamı her sabah buradan yolcu ettiğimdeki gibi… Yalnız ve ıslağım, ahmak ıslatandan… Büyüyeceğim ve ben de küreklere asılacağım buradan şanlı bir balıkçı gibi, bu hain denizin ortasına gelince atacağım oltamı ve “rastgele” diye bağıracak Hüseyin az ötedeki sandaldan… Büyüyeceğim ve sana hakim olacağım deniz, senin efendin olacağım. Şimdi beni yendin deniz, yalnız bıraktın burada, ama bir gün dalgalarınla boğuşup, seni alt edeceğim. Çıkaracağım acısını bu yalnızlığın ve ahmak ıslatanın… O gün kim ahmak göreceğiz. Küreklerimle yaracağım dalgalarını, sandalımla üstünden geçeceğim hiç acımadan. Oltamla alacağım içindeki canları teker teker… Ta ki yitene kadar, kalmayıncaya kadar tek bir canlı içinde… Sen benim canımı aldın, babamı aldın, ben de senin canını alacağım deniz… Bekle beni, büyüyorum, büyüyeceğim.
Buradaki fotoğraflar Eda Sayın tarafından çekilmektedir. Kendisi benim arkadaşım olup, sevimli birşeydir. Ha evet yanda duran ta kendisi... Konuşurken bana resimlerine bakmamı söyledi. Resimleri görünce her birinde bir hikaye belirdi kafamda... "Hadi gel.." dedim, "şunlara bir blog yapalım". Kabul etti. Bu blogtan bir sergi açana kadar görüşemeden, uzaktan çalışabiliriz ama yoğunluktan... Yani bunlar biraraya gelip çıkardığımız çalışmalar değil. Ama sergi açılış günü kahvesini ben ısmarlayacağım. Söz valla Eda...
21 Eylül 2010 Salı
18 Eylül 2010 Cumartesi
Yorulmuşluklar var, yolun yarısında hayatımın ve herşeye turşu aklımda...
Şu deniz kadar parlak, coşkulu ve temiz olamadım ve değilim de hala...
Güneş son ışıklarını vururken denizin yüzüne, es geçiyor hep beni...
Karanlığa gömüyor her sahte yaşanan günün, ürkek ve soğuk gecesini...
Bu yarım dünyada, şu iskelenin ucundaki kadın gibi yalnız ve belirsizim.
Dalgalarla dost, güneşle düşman, hayatın kenarında ve artık sabırsızım.
Soğuk denize adımlarımı atarken tek tek ve ürkek şekilde basamaklardan,
Ay ışığı sonatı kulaklarımda, piyano eşliğinde yükseliyor "adagio" hayatımdan...
Yoksa bu mutluluk da, ben mi anlamıyorum şu tablodaki yarım dünyayı...
Eğer öyleyse neden çalmıyorsun, 9-8’le hayatımı Beethoven, çal neşeye şarkıyı...
16 Eylül 2010 Perşembe
Bu şehrin iki yüzü var. İki ruhu… Bazen gördüğün gerçek olmayabilir. Gündüz, ruhunun üstüne fiziki görünümü çökmüş olabilir. Ve sen gezinirsin bu görüntünün içinde… Kuş olup uçsan da tepeden bakmak için şehre, görünmez ikiyüzlülüğü bu şehrin… Ve zamanla sen de ikiyüzlü olursun bu şehirde… Yutar senin de ruhunu… Gölgeler içinde yürümeye başlarsın. Baktığın yerlerde imajlar belirir gözünde… Kuş gibi uçmak istersin üzerinde pervasızca… Boğazın üzerinde dolanırsın, parlament mavisi gökyüzünü fona alarak… Köprülerin bir altından geçersin, bir üstünden… Akar gider hayat da, trafik de… Gölgeler takip eder seni gün boyu…
Gecenin mavisi, gecenin siyahı ile arkadaş olurken, kaybolur gölgeler... Ortaya çıkan ışıklar, örter tüm günahlarımızı… Kaptırırız kendimizi rakısına ve akışına gecenin… Hayaller belirir, belli belirsiz… Kuş hala uçmaktadır ışığa doğru her yerde beliren yavaş yavaş, çılgına dönerken şehir… Kuş ta çılgına döner ışıktan ışığa… Bırakamaz bu şehrin ne gecesini ne gündüzünü… Saraylarına yandığım, kıyılarına vurulduğum, her şeyde ve herkes de olduğu gibi ikiyüzlülüğünü sevdiğim şehr-i İstanbul, ne kadar harika ikiyüzlüsün sen…
14 Eylül 2010 Salı
Bu yıpranmış resimdeki bina kadar eski ve siyah-beyaz olduk artık biz de… Piksel piksel yaşıyoruz sevgiyi seninle... Eski bir makine ile uzaktan çekilmiş, net olmayan bir fotoğrafız biz... Tek bir ışık var önümüzde, eski ve siyah-beyaz apartmandan içeri girerken, bizi ve geçmekte olduğumuz sokağı aydınlatan, fotoğrafta flaş patlamış gibi anlık... Apartmana girince az sonra, ben düğmeye basacağım, o da sönecek ve karanlıkta kalacak resim, apartman ve biz… Tam da merdivenleri çıkmaya başlamadan... Biliyorsun basacağım o düğmeye... Çünkü ben sevmem gece ışıkları açık bırakmayı ve gece oldu bizde de, sevgimizde de…
12 Eylül 2010 Pazar
“Anne bu amcanın sattığı pamuk şekeri, böyle güneşin batarken pembeye boyadığı bulutlardan mı yapılıyor?” diye sormuştum sana… Hani sen de bana bulutları yememin imkansız olduğunu söylemiştin. Benim hayallerimi yıkmıştın. Bak göğe, işte saf pamuk şekeri tarlası gibi değil mi? Şimdi haydi, bana biraz topla da getir anneciğim. Sen gökteymişsin, babam bana öyle söyledi. Haydi topla tarladan pamuk şekerlerini de getir bana… Kırma benim hayallerimi bir kez daha…
11 Eylül 2010 Cumartesi
Ne bırakıp gittiğim yollar var arkamda benim… Her arkamda bıraktığım durakta da bir anı, o durakta bıraktığım… Rayların üzerinde kayarak gidiyorum. Benim gittiğim yollarda makaslara gelince, ben seçimimi yapıyorum, makinist değiştiriyor rayları benim istediğim yönde… Ben arkama bakmam giderken… Gözlemem arkamda bıraktığım yolları dönüp… Sen çok merak ediyorsan bak o zaman buradan… İşte benim arkamda bıraktığım yollar bunlar… Ama göreceğin dar bir pencereden görünen iki adet raydan ve bazı direklerden ve bir köprüden ibaret… Sen ancak baktığında bunu görürsün, ama benim beynimin ve kalbimin içinde birer pencere daha var ki, oradan baktığında, göreceklerin senin için fazla gelir, kaldıramazsın. Ve zaten oraya ulaşıp bakamazsın kolay kolay… Şimdi sen de bıraktığım bir anısın şu anda durduğun durakta… Ben geçtim gidiyorum, senden… Giderek küçülüyorsun arka pencerede, ama giderek büyüyeceksin kalbimde ve beynimde… Bir sonraki gelen ne mi görecek? İşte senin bu pencereden bakarken gördüğünü… Ne sen bir önceki durağı bileceksin, ne senden sonraki bir öncekini… Tek gördüğünüz ben giderken, şu an arka pencereden görünen olacak. Ya da sen görünenin o olduğunu zannedeceksin.
9 Eylül 2010 Perşembe
Hayattaki anlamsızlığını mı görmek istiyorsun? Bak şu resme… Bomboş bir duvarda, boşluğu gösteren bir ayna… İşte, hayatta kendine baktığında, görebileceğin en sık rastlanan tablo budur. Ne verdin bu dünyaya, düşündün mü hiç? Bir şey vermediysen eğer dünyaya ve insanlığa, sen de işte böyle bomboş bir duvardaki, boşluğu gösteren aynadan farklı değilsin. İnsanlar sana baktıklarında görecekleri tek resim şu anda senin baktığın resimdir. Ve belki de, hatta büyük ihtimalle sen şu anda tam kendine bakıyorsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)