Buradaki fotoğraflar Eda Sayın tarafından çekilmektedir. Kendisi benim arkadaşım olup, sevimli birşeydir. Ha evet yanda duran ta kendisi... Konuşurken bana resimlerine bakmamı söyledi. Resimleri görünce her birinde bir hikaye belirdi kafamda... "Hadi gel.." dedim, "şunlara bir blog yapalım". Kabul etti. Bu blogtan bir sergi açana kadar görüşemeden, uzaktan çalışabiliriz ama yoğunluktan... Yani bunlar biraraya gelip çıkardığımız çalışmalar değil. Ama sergi açılış günü kahvesini ben ısmarlayacağım. Söz valla Eda...

11 Eylül 2010 Cumartesi

Ne bırakıp gittiğim yollar var arkamda benim… Her arkamda bıraktığım durakta da bir anı, o durakta bıraktığım… Rayların üzerinde kayarak gidiyorum. Benim gittiğim yollarda makaslara gelince, ben seçimimi yapıyorum, makinist değiştiriyor rayları benim istediğim yönde… Ben arkama bakmam giderken… Gözlemem arkamda bıraktığım yolları dönüp…  Sen çok merak ediyorsan bak o zaman buradan… İşte benim arkamda bıraktığım yollar bunlar… Ama göreceğin dar bir pencereden görünen iki adet raydan ve bazı direklerden ve bir köprüden ibaret… Sen ancak baktığında bunu görürsün, ama benim beynimin ve kalbimin içinde birer pencere daha var ki, oradan baktığında, göreceklerin senin için fazla gelir, kaldıramazsın. Ve zaten oraya ulaşıp bakamazsın kolay kolay…  Şimdi sen de bıraktığım bir anısın şu anda durduğun durakta… Ben geçtim gidiyorum, senden… Giderek küçülüyorsun arka pencerede, ama giderek büyüyeceksin kalbimde ve beynimde… Bir sonraki gelen ne mi görecek? İşte senin bu pencereden bakarken gördüğünü… Ne sen bir önceki durağı bileceksin, ne senden sonraki bir öncekini… Tek gördüğünüz ben giderken, şu an arka pencereden görünen olacak. Ya da sen görünenin o olduğunu zannedeceksin.

9 Eylül 2010 Perşembe


 
 Hayattaki anlamsızlığını mı görmek istiyorsun? Bak şu resme… Bomboş bir duvarda, boşluğu gösteren bir ayna… İşte, hayatta kendine baktığında, görebileceğin en sık rastlanan tablo budur. Ne verdin bu dünyaya, düşündün mü hiç? Bir şey vermediysen eğer dünyaya ve insanlığa, sen de işte böyle bomboş bir duvardaki, boşluğu gösteren aynadan farklı değilsin. İnsanlar sana baktıklarında görecekleri tek resim şu anda senin baktığın resimdir. Ve belki de, hatta büyük ihtimalle sen şu anda tam kendine bakıyorsun.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Tek tarafı ısırılmış elma... Hiç adil değil... Tek taraflı sevgi gibi... Halbuki ısırdıklarında elmayı Adem ile Havva, beraber ısırmışlardı. Şimdi sadece ben ısırdım. Şimdi kovulan ben mi olacağım yani? Bunun nesi adil? Ben sevdim, gerçekten sevdim ve evet ısırdım yasak elmayı... Peki o sevmediyse ve ben bunu yaptıysam şimdi, suç bende mi, onda mı? Isırmasa mıydım, sevmese miydim? Niye o da ısırmadı? Niye sevmedi beni? Oysa bak elmanın durduğu yere, ne kadar uzun ve yeşil bir yol var önümüzde... Ama tek başıma gidemem ki... Tek başıma elmayı taşıma gücüm bile yok, zaten düşürdüm elimden... Artık yenmez de o elma... Pislendi benim için... Elma gibi, sevgim de toprağa bulandı. Topraktan geldi, toprağa geri döndü. Şimdi ayağa kalkıp, bu güzel ve yeşil yolu yürümeliyim. Elmayı ve tek ısırıklık sevgimi geride bırakarak... İşte sevgi bu kadar kırmızı ve bir ısırık alınmış benim için... Kim ister, bir ısırık alınmış bir şeyi yemeye devam etmek?
Işığı açık bırakmış, sanırım uyumamış yine... Hiç giresim yok yanına... Bunu nasıl anlatacağım ona bilemiyorum. Onu üzmek te istemem. Ama artık onunla aynı yatağı paylaşmak istemiyorum. Kaç kez söyledim boşanalım diye... Hep "bir şans daha ver bize" diyor. Ama daha kaç şans verebilirim ki? Şu kapıdan sızan ışık kadar ancak ona olan sevgim... Üstelik başkasına aşığım ben... En iyisi bu işi bu gece bitirmek. Çocuklar uyumuştur inşallah... Birazdan gürültü kopabilir.  
"Seni sevmiştim hem de çok... Ama artık yapamıyorum. Hep sevgiyi veren ben olmak istemiyorum, artık alan da ben olmalıyım, dokunulan da... Yoksa ben de şu sızan ışık kadar parlak olacağım bu dünyada... Parlamam lazım, parlamak istiyorum anla beni..."
Umarım bunları bu sefer söyleyebilirim...
Benim size verdiğim inancı sömürenlerin sonu böyle olacak işte... Onlar yalnızca şeytanın dans etmeye yeltendiği ayın ışığında dua edecekler. Karanlık; tüm çarpık inançların üstüne çökecek. Ne kubbelerinizi görür olacaksınız, ne de kulelerinizi... Ne çanlarınız çalacak, ne çarpık sesiniz hoparlörden adımı çağıracak. Korkacaksınız hizmet ettiğiniz karanlığın üzerinize çökmesinden... O gün size kimsenin faydasının dokunmayacağını söylemedim mi ben size? O gün kimsenin sizden şefaatçi olmayacağını bilmez misiniz? Hayır Muhammed'de, İsa'da, Musa'da yasaklılar size... Siz ki namazlarınızda, dualarınızda gösteriş içindeydiniz. Size söylemiştim, ibadetiniz beni ilgilendirir. Bununla sömürmeyin insanları... Din benimle sizin arasındaki ödül ve ceza yöntemidir. Siz buna insanların bana olan inancını alet ettiniz. Siz dini sınıflandırdınız. Siz dinle korkutup, bana inananların inançlarını çaldınız. Siz benim yerime ödüller vaat edip, cezalar verdiniz. Elinize kitaplarımı alıp sattınız ayetlerimi, üç paraya... İşte bunlar benim kelamım, benim ayetlerim... Şimdi söyleyin bana siz kimsiniz! Siz bu ayetleri, size bir kez daha hatırlatandan daha mı iyi ve üstünsünüz. Şimdi hepiniz hazırlayın, o hiçbir işinize yaramayacak inlerinizi kendine... Çünkü bir kez daha indiğimizde yeryüzüne, sizler için geleceğiz. Rüzgar olacağız, sel olacağız, toprak olup altınızdan kayacağız. Belki sizi buradan temizleyeceğiz, belki de bize inançlıları sizden... Her yaptığımızın Nuh'un tufanı gibi olacağını zannetme! Bu sefer gemide karanlığa dua edenler de olabilir. İşte her yer sular altında kaldığında gör bakalım bu dünyanı o gemiden bir de...Size dünyanın bir ödül olmadığını söylemedim mi ben! Ah ne kötü şeye yatırım yaptınız siz! Ama bilmez misiniz gece ile gündüzün birbiri ardına gelmesinde bir mucize vardır. Her gecenin bitiminde güneş yeniden doğar. Haydi sabah olmak üzere uyan sen de ey gafil insan! Bunca söz varken, bunca söylenmişken sana her şey, uyan geç olmadan... Çünkü o güvendiğin karanlık da uyur sen uyurken ve seni koruyamaz benim afetimden... Uyan ki kurtulma ve etrafındakileri kurtarma şansın olsun. Uyan ki güneşin doğuşundaki mucizeyi gör. Uyan ki, uykusunda gafil avlananlardan olma! Sonra huzuruma geldiğinde bana karşı boynu bükük olma. Olma ki beni de üzme! Ben seni böyle yaratmadım, ben seni benden yarattım. Benim boynum bükülmez. Uyan!

7 Eylül 2010 Salı


Tamam şimdi hava kararıyor, off neler yapılır şimdi sahilde ya... Yemekten sonra anneyi, babayı ayarlar kaçarım merkeze... Sonra da kızları alıp, şöyle güneş batımını izlemeye yetişssem. Var ya, ne tav olurlar bana... İki de şiir okurum Cem hocadan, hoop tamamdır olay... Ablam da fotoğrafımı çekiyor. Aklımdan geçenleri bir bilse, kafamı kırar. İyisi mi çaktır mıyım durumu... Masum takıl oğlum, şöyle yana doğru bak, hava ver kendine... Bakıyım nasıl çıktım acaba, kızlara gösterince işe yarayacak mı?
Seni her gece böyle uzaktan tel örgülerin arkasından izliyorum, sana hasret, gidişini seyrediyorum.   Her gece gidiyorsun beni bırakıp hiç utanmadan... En azından ağacı bana bıraksaydın, gölgesine sığınır, korurdum kendimi veya iskeleyi bıraksaydın; kavururken sen beni, denize girip serinlerdim. Neden bu kadar karşısın ve neden bu kadar uzak bana? Bazen hiç geri dönmemeni istiyorum, bazen ise tam tersi... Sen gidince ışığım gidiyor, karanlık oluyor dünyam, acı veriyor. Sen gelince ise yakıyorsun beni, tenim acıyor. Her iki acıyı da taşımakta zorlanıyorum. Bir de şu tel örgüler var koyduğun... Yoksa ben miyim bunları koyan buraya? Aklımı yitireceğim bu manzara karşısında, o kadar güzelsin ki... Firar edesim var buradan... Atlayıp tuzlu sulara sana kadar yüzmek istiyorum. Tuz dağlar belki yaralarımı sana ulaşana kadar da, tertemiz ve yenilenmiş kalbim ve tenimle atlarım koynuna... Bir de şöyle yanısımıyor musun denizin üstüne, aynı aklıma ve fikrime yansıdığın gibi kalbimden... İşte o zaman bitiyorum ben... Haydi git şimdi daha fazla acı verme bana, nasılsa sabah olunca yine yakacaksın beni, akşam olunca da terkedip gideceksin yine... Kimbilir kaç sıfır öndesin bu benim hiç bir zaman kazanamayacağım oyunda...